
| Tarihin Sessizliği, Dost Meclisinin Lezzeti ve Yalvaç’ta Yağmurun Sesi |
Niğde’nin modern ile tarihin iç içe geçtiği ahenginde geçen huzurlu bir gecenin ardından, şafak sökmeden yollara düştük. Hedefimiz, Anadolu’nun kalbindeki masalsı coğrafya Kapadokya idi.
Erken saatlerde Ürgüp, Göreme ve yerin yedi kat altına inen Derinkuyu’nun büyülü atmosferine daldık. Niğde’nin dingin harmonisinden sonra, bu bölgenin peri bacaları ve yeraltı şehirleriyle sunduğu binlerce yıllık sessizlik ve hayranlık uyandıran tarih, ruhumuzu başka bir boyuta taşıdı. Bu topraklar, tarihin geleceğe bıraktığı en büyük mirastı.
Kültürel doygunluğun ardından, modern yüzlü Niğde’nin hemen yanı başındaki, daha nostaljik bir ruha sahip olan Bor ilçesine geçtik. Bu geçiş, adeta zamanda kısa bir yolculuktu. İşte tam burada, yol arkadaşımız Enver Yiğit’in öğretmen arkadaşı Halil Türker bizi karşıladı. Kasaplar Çarşısı’nın o otantik atmosferinde, dostluğun en lezzetli ikramıyla ağırlandık: Niğde Tava! O meşhur lezzetin kokusu, çarşının duvarlarına sinmiş tarihin kokusuyla birleşiyor; bu içten ziyafet, Bor’un samimiyetini kalbimize kazıyordu.
Tava’nın lezzeti damağımızda, dostluğun sıcaklığı içimizdeyken, yola koyulduk. İstikametimiz batı, rotamız Konya-Beyşehir üzerinden Isparta-Yalvaç. Konya’nın uçsuz bucaksız düzlüklerinden sonra, Beyşehir Gölü’nün serin maviliğine ulaştık. Havanın kararmasıyla daha gizemli hale gelen yolculuğumuz bizi gecenin ilk saatlerinde Yalvaç’a ulaştırdı.
Gece başlarken bizi Yalvaç’ta, Fikri Tülü abimizin bağ evinde hüzünlü bir misafirperverlik bekliyordu. Eşini henüz kaybetmiş olan Fikri abi, acısını misafirperverliğiyle hafifletmeye çalışıyordu. Biz de yorgunluğumuzu, onun derin kederine ortak olarak hafiflettik. Gece boyunca gökyüzü, sanki Fikri abinin hüznüne eşlik edercesine, aralıksız bir yağmur yağdırdı.
Sabah uyandığımızda ise, yağmurun sesinin altında gizlenen bir cennete gözlerimizi açtık. Bağ evi, adeta bir bereket tablosu gibiydi; etrafta her türlü meyvenin bulunduğu bir bahçe bizi sarmalamıştı. Fikri abinin gönlündeki acı ne kadar büyükse, doğa da o kadar cömertti.
Ancak gün, acı bir ziyareti daha gerektiriyordu. Yağmurun dinmek bilmeyen sağanağı altında, önce Fikri abimizin eşi ve ardından bir yıl önce vefat eden Ayhan İnal arkadaşımızın meslektaşı Kamil Tülü’nün mezarlarını ziyaret ettik. Doğanın bereketi olarak yağan yağmur, toprağa düşen her damlasıyla, hem taziyemizi hem de anılara olan saygımızı ifade ediyordu.
O hüzünlü ve bereketli bağ evinden, gökyüzünün ağladığı Yalvaç’tan ayrılırken, rotamız artık yeni bir maviliğe, Eğirdir Gölü’ne doğruydu. Yolculuk, artık sadece coğrafya değil, aynı zamanda dostluk, vefa ve hatıralardan örülmüş, duygusal bir yola dönüşmüştü.