• DOLAR
    7,8230
  • EURO
    9,1375
  • ALTIN
    472,61
  • BIST
    1,1673
OKUMA ORANI ARTTIKÇA  BENİ AFAKANLAR BASIYOR

OKUMA ORANI ARTTIKÇA BENİ AFAKANLAR BASIYOR

 

Yukarıda okuduğunuz ‘üst başlığın’ sözleri bana ait değil…

Bir akademisyene ait…

Bir bilim adamını ait…

Bir Üniversitenin Rektör yardımcısına ait…

Bu üniversitenin adı; SEBAHATTİN ZAİM ÜNİVERSİTESİ

Bu üniversitenin Rektör Yardımcısının adı ise; BÜLENT ARI

Bu zat-ı muhterem bir televizyon kanalında şöyle belirtiyor düşüncelerini;

“Okuma oranı arttıkça, beni afakanlar basıyor”

Ve devam ediyor bilim adamımız;

Ben her zaman cahil halka güvendim. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış, hatta ilkokul bile okumamış cahil halktır.”

Niye bana öyle bakıyorsun?

Ben demiyorum ki bu sözleri…

Yukarıda sözünü ettiğim Üniversitenin Rektör Yardımcısı diyor…

Cebinde akademisyen kimliği taşıyan Bülent ARI isimli bilim adamı diyor…

“Yahu bu nasıl bilim adamı?”

“Bu nasıl bir akademisyen?” 

“Bu nasıl bir Rektör Yardımcısı?” sorularının dudaklarınızın arasından sızıp döküldüğünü görür gibi, hisseder gibiyim!

Hatta şu an bu satırları okuyan bir akademisyen varsa; “Yahu her önüne gelene de akademisyen ve bilim adamı denilmez ki birader” diyenlerinde var olduğunu da biliyorum…

Bilmesem de, en azından tahmin ediyorum…

Ve bende diyorum ki;

“Be kardeşim, bu soruları bana soracağına, bu ve bunun gibi adamları kim akademisyen ve bilim adamı kategorisine kayıt ettiyse, kim bunları bu seviyeye kadar getirip koruduysa onlara sorsan ya bu soruları”

Öyle değil mi ama?

Bunlara bu fırsatı ben mi verdim ki, bu soruları bana soruyorsun derim…

Hatta gerçek bilim-adamları ve akademisyenler bu adamın varlığından utanç duyup, rahatsız oluyorlarsa, bu kez de şöyle derim; “Yahu akademisyen arkadaşım veya bilim-adamı unvanı taşıyan kardeşim, bu tür insanlardan eğer rahatsız oluyorsan önce sen karşı çıkacaksın bunlara. Yani meslek ortalığı yapıp, akademisyen paydaşlığı yaptığın bu ‘irinleri’ bedeninden sen dışarı atacaksın” dersem herhalde beni ayıplamazlar öyle değil mi?

Çünkü her meslek ailesi, kendi bünyesinin içindeki hastalığı tedavi etme yolunu seçerse, sağlıklı meslek bünyeleri ortaya çıkar. Dedikten sonra şimdi bu durumlara nasıl geldik?

Biz oludum-olası böyle miydik, yoksa belli bir zaman sonra mı başladı bu abidik-gubudik yolculuğumuz? İsterseniz kısaca birde buna göz atalım…

Ben diyorum ki;

“İstanbul’un fethi ” nasıl ki bir çağın kapanışı ve yeni bir çağın başlangıcı olarak kabul ediliyorsa; 12 Eylül 1980 faşist darbesini de Cumhuriyet tarihinin ikiye bölen ve bu tarihten sonra başka bir yolculuğun başladığı tarih olarak düşünüyorum ben…

Artık siz bu yolculuğa; “Apoletli faşizmden, apoletsiz faşizme yavaştan- yavaştan, ısındıra-ısındıra geçiş mi dersiniz!”

Yoksa; “12 Eylül faşizmine kadar -azda olsa- özerk, özgür, demokratik ve bilimsel üniversitenin kapılarına kilit vurularak, onun yerine (Dönemin faşist güç ve erglerinin) karşısında hazır-ol vaziyetinde duracak ve bilim adamının değil (bilimi ve bilgiyi lüks sayanların) karşısında yaka ilikleyecek kadroların yetişmesi için YÖK (Yüksek Öğrenim Kurumu) adı altında bir kurumsal yapı oluşturdular…

Bu YÖK denilen kurumsal yapının içinde gerçek bilim adamları değil; söz dinleyen, efendisine ve yöneticisine biat etmeyi bir görev bilen, sözleri bilime aykırı ve yanlışta olsa; efendisine emme-basma tulumba gibi kafasını sallayan üniversite kadrosu kurmaya çalıştılar ve bir anlamda başardılar da…

Bu sözünü ettiğim nitelikleri taşıyan özneler üniversitelere yerleştirilip ve öylesine hızlı bir şekilde (yukarıya doğru) merdiveni tırmandırdılar ki, hiçbirisi yorgunluk çekmeden, ahlayıp-pohlaman, nefes-nefese kalmadan birçoğu ya (intihal) denilen bilgi hırsızlığı ile en büyük unvana sahip oldular…

Ya da kelli-felli adamların referans kartlarıyla unvan kazandılar…

Bugün üniversitelerde belli unvana ve kariyere sahip o kadar akademik kimlikli insanlar var ki, bu seviyeye gelene kadar ne bir makale yazmıştır, nede dişe-tırnağa dokunur bir tez hazırlamıştır…

İşte yukarıda sözünü ettiğimiz zat-ı muhterem ve akademisyen kılıklı bu adam muhtemelen ucuz yollu, bilim ve akıl dışına çıkmış insanlardan mazbata almış olacak ki, bu kadar deli saçması denilecek düzeyde saçmalayabiliyor!

YÖK…

Her ne kadar parantez açılımı; Yüksek Öğrenim Kurumu olarak ifade ediliyorsa da, ben bugün köylerimize ve kasabalarımıza kadar uzanıp kurulan üniversitelere ‘Üniver Lise’ demeyi daha uygun buluyorum!

Çünkü düşüncenin yasak olduğu…

Tez ve antitezin bir masa etrafında buluşmadığı…

Düşünülenin özgürce ifade edilemediği…

Edilirse ‘anarşist’ veya ‘Terörist’ sayıldığı!

Üniversite yönetiminde öğrencilerin söz sahibi olmadığı…

Özerkliğin ve özgürlüğün olmadığı…

İlköğretim, Orta ve Liseler gibi Milli Eğitim şemsiyesinin altına giren, tıpkı liseli öğrenciler gibi uygulamalarla karşılaşan üniversitelere ‘ÜNİVER-LİSE’ denmeyip de, ne denecek Allah aşkına?

Her neyse…

Konuyu tekrar özetleyip konuya bağlayacak olursak; bugün ister devlet, ister özel üniversiteler olsun, bünyesinde çürük kafalı o kadar unvan sahibi YÖK malzemesi akademisyenler var ki, birbirini aratmayacak niteliksiz bilim adamı ve akademisyenlerle dolu…

Son söz…

Bakalım bu akademisyen kılıklı adama biz değil, gerçek akademisyenlerde karşı çıkıp, bu ve buna benzerlerini aralarından temizleyebilecekler mi?

Lütfen takip edelim…

Çünkü bu hafife alınacak bir konu değil…

Eğer okullarımız ve üniversitelerimiz bu duruma gelmişse, o zaman bizim bu çabalarımız niye?

Mademki “Bu ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış, hatta ilkokul bile okumamış cahil halktır”

O zaman eğitime-meğitime geker yok!

Üstelik bizim gibi suskun ve düşünmeyi lüks sayan toplumlara da bunun gibi insanlar müstahaktır!…

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar