• DOLAR
    7,6392
  • EURO
    8,9781
  • ALTIN
    467,35
  • BIST
    1,1748
Gerçeklere parmak basmak gerekiyor

Gerçeklere parmak basmak gerekiyor

Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan Kilis’te açıkladı. “Suriyelilere vatandaşlık hakkı verilecek” dedi. Bu açıklama devletin birimlerinde tartışılarak mı karar verildi? Sanmıyorum… ‘Başkan’ gibi davranmanın sonucu olarak açıklandı. Pek çok devlet yetkilisi de konuyu ilk defa Kilis açıklaması ile öğrendi.

Sonra kamuoyu konuyu tartışmaya başladı. Bu tartışmalar üzerine yetkililerden yeni açıklamalar gelmeye başlandı.

Bu açıklamalarla, ‘vatandaşlık kriterlerini’ öğrendik. Ayrıca TOKİ’den ev verileceğini de…

Öncelikle bir saptama yapalım.

Yasalarımıza göre şu anda ülkemizde bulunan Suriyeliler geçici koruma altında bulunmakta ve ‘mülteci’ sıfatı taşımamaktadır.

Oysa medyada ve siyasette sık sık “Suriyeli mülteciler” ifadesi kullanılıyor. Bu yanlıştır.

Birleşmiş Milletlerin 22 Nisan 1954 yılında yürürlüğe giren “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme” vardır.

Ülkemiz bu BM sözleşmesine 1961 yılında “Bu sözleşmenin hiçbir hükmü mülteciye Türkiye’de Türk uyruklu kimselerin haklarından fazlasını sağladığı şeklinde yorumlanamaz”  çekincesi koymuştur.

Son olarak Türkiye 1994 yılında BM sözleşmesine, Avrupa dışından gelenlere “geçici sığınmacı” verileceğine dair bir yönetmelik kabul etti.

AKP iktidarı 11 Nisan 2013 tarihinde 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu yeni bir düzenleme getirdi.

Özetle ülkelerindeki iç savaştan kaçarak ülkemize sığınanlar “mülteci” statüsünde değildir. ‘Geçici güvenlik altında’ ülkemizde yaşayan ve Suriye’de durum düzelince kendi topraklarına gidecek misafirlerimizdir.

Kabul ettiğimiz BM Sözleşmesi ve TBMM’de çıkardığımız yasalara ve yönetmeliklere göre “mülteci” olarak kabul etmediğimiz Suriyeli “geçici sığınmacılara”  vatandaşlık hakkı vermemizin geçerli bir hukuksal mantığı yoktur.

Anayasamızın  “Türk Vatandaşlığı” başlıklı 66. Maddesine baktığımızda ise, “Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir” demektedir.

Buna göre yapılan yasal düzenlemede ise; yabancıların vatandaşlık hakkı elde edebilmesi için, öncelikle beş yıl ülkemizde kesintisiz ikamet ediyor olması gerekiyor. Türkçe konuşabiliyor olması, genel sağlığının elverişli olması, geçimini sağlayabilecek bir iş ve gelire sahip olması ve milli güvenlik-kamu güvenliği açısından engel bir durumunun olmaması gerekiyor.

Pek çoğunun Suriye’de rejim muhalifi örgütlerle bağlantısı olan Suriyelilerin, neredeyse hepsinin ekonomik ihtiyaçları devletçe karşılanmaktadır.

Suriyeliler için harcanan para ciddi rakamlara ulaşmıştır.

Bu iki noktada Cumhurbaşkanının açıkladığı Suriyelilere vatandaşlık hakkı önündeki anayasal ve yasal engelleri ortaya koymaktadır.

Daha bu sorunlar yeterli tartışılmadan, ‘ben yaptım oldu’ mantığı ile hareket etmek yanlıştır.

Bir başka tartışma konusu da vatandaşlığa kabul edilecek Suriyelilere TOKİ’den ev verileceğidir. Başbakan Yardımcısı Canikli “para ile ev verileceğini” açıkladı.

Belli bir süre ödemesiz ve daha sonra uzun vadeli taksitlendirme planı uygulanacakmış.

Geçimini ülkemizin karşıladığı Suriyelilerin TOKİ evlerinin ödemesini nasıl yapacağı da yanıt bekleyen bir sorudur.

Bir soru da şudur.

Terör ile mücadelede şehit düşen askerlerimizin evlerinin medyaya yansıyan resimleri vicdanları sızlatmaktadır.

O yoksul evlere Türk Bayrağı asılarak, şehitler yolcu edilmektedir.

Vatan topraklarını savunan askerlerimizin ailesi o evlerde yaşamaya devam ederken, vatanlarını emperyalist plana karşı savunmak yerine, ülkemize kaçanların TOKİ evleri ile ödüllendirilmesi ciddi bir tezat değil midir?

Madem TOKİ evleri var neden şehit ailelerine verilmiyor?

Suriyeliler şehitlerden daha mı değerlidir?

“Mülteci” bile olmayan, ülkemizde “geçici sığınmacı” olarak yaşayan Suriyelilere vatandaşlık hakkı verilmesi düşüncesinin arkasına başka hesaplar vardır.

Yapılması gereken Suriyelilere vatandaşlık vermek değil, onlara vatanlarını geri vermektir.

Bunun için, Suriye’de barışın ve huzurun gelmesi için etkin çaba harcamaktır.

Hem de önyargısız olarak!

***

Osman Gazi Köprüsü hizmete açıldı. Bayram nedeniyle bedava geçiş yapıldı. Bayram bitti ve paralı geçiş başladı.

İktidarın yüklenici firma ile imzaladığı sözleşme kamuoyunda tartışılıyor.

İktidar, yüklenici firmaya günlük belli bir araç limiti sözü vermiş. O limite ulaşılmaması durumunda ise farkı ödeme garantisi vermiş.

Yüklenici firmaya verilen günlük limit, geçişlerin bedava olduğu bayram tatilinde dahi tutmadı!

Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, “köprüden geçende geçmeyende para ödeyecek” açıklamasında bulundu.

Bakan doğru söylüyor!

Yüklenici firmaya garanti edilen kota dolmayınca, farkı hazine karşılayacak. Yani hepimiz.

O köprüyü ömründe hiç görmeyecek olanlarda, aracı ile oradan hiç geçmeyecek olanlarda ‘köprü geçiş ücreti’  ödeyecek!..

Yüklenici firma ile anlaşma 14 yıllık.

14 yıl boyunca Osman Gazi Köprüsü için tüm vatandaşlar ödeme yapacağız.

Geçsek de geçmesek de…

O zaman köprüye en uygun isim “Deli Dumrul Köprüsü” olmalıydı!

Dikkat çeken bir husus daha var.

İktidar, Bakan Arslan’ın açıklamasına göre, yüklenici firmaya günlük 40 bin araç garanti etmiş. Ücretin araç sahiplerine yüksek gelmemesi ve geçişlerin cazip olması için, 25 dolar geçiş ücreti (89 TL)  alınıyor. Oysa firmaya araç başına 40 dolar sözü verilmiş.

Bu nedenle her araç için devlet 15 dolar, taahhüt edilen kotanın altında kalan her araç sayısı kadarda 40 dolar hazine aracılığı ile yüklenici firmaya ödeme yapılacakmış…

Özetle Osman Gazi Köprüsünde kazanan yüklenici firma, kaybeden ise halkımızdır.

Köprüyü ömründe göremeyecekler, o köprüden hiç geçmeyecekler dahi yüklenici firmaya her gün ödeme yapmaktadırlar.

***

Cuma günü ülkemiz bir ‘darbe girişimi’ ile karşı karşıya kaldı. Yaşananların oldukça ilginç perde arkası var.

Gelecek yazımda ‘darbe girişiminin’ perde arkasını ele alacağım.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar